وَيُعَذِّبَ ٱلْمُنَٰفِقِينَ وَٱلْمُنَٰفِقَٰتِ وَٱلْمُشْرِكِينَ وَٱلْمُشْرِكَٰتِ ٱلظَّآنِّينَ بِٱللَّهِ ظَنَّ ٱلسَّوْءِ عَلَيْهِمْ دَآئِرَةُ ٱلسَّوْءِ وَغَضِبَ ٱللَّهُ عَلَيْهِمْ وَلَعَنَهُمْ وَأَعَدَّ لَهُمْ جَهَنَّمَ وَسَآءَتْ مَصِيرًا

“Ve o Allah hakkında kötü zanda bulunan münâfık erkeklere ve münâfık kadınlara, Allah'a ortak koşan erkeklere ve ortak koşan kadınlara azap etmesi içindir. Kötülük onların başlarına gelmiştir. Allah onlara gazap etmiş, lânetlemiş ve cehennemi kendilerine hazırlamıştır. Orası ne kötü bir yerdir!” — Elmalılı Hamdi Yazır

Bu ayet için henüz karşılaştırmalı AI analizi üretilmedi. Aşağıda müfessirlerin bu ayetle ilgili ham Arapça metinleri (varsa çevirisiyle) gösteriliyor.

Tefsirler

Ham tefsir metni — henüz yapay zekâ özeti/karşılaştırması yok, doğrudan kaynak metin
Taberî9-10. yy— çok uzun olduğu için kısaltılmış çeviri

Taberî, 'cehennem, oraya varan bu kimseler için ne kötü bir varış/kalış yeridir' anlamını açıklar. Ardından 'dâiretü's-sû' (kötülük çevrimi) ifadesindeki 'sû' kelimesinin okunuşuna dair bir dilbilimsel tartışmaya girer: Kûfe kıraat âlimleri bunu 'sin' harfinin üstünüyle ('sev'), bazı Basralılar ise ötreli ('sû') okumuştur; Ferrâ'ya göre üstün okunuş daha yaygındır ('racülü's-sev' — kötü adam demek gibi), Araplar 'racülü's-sû' (ötreli) demezler. Taberî üstün okunuşu tercih eder: 'onların üzerine, kendilerini kötüleyecek bir çevrim' demektir. 'Münafıkları... azaplandırması' ifadesindeki 'diledi ise' şartının, azabın kendisiyle değil, onları nifaklarından tövbeye muvaffak kılmamasıyla ilgili olduğunu; yani istisna, tövbeye muvaffak kılmaktan, azaptan değildir — nifak üzere ölürlerse azabı hak ederler demektir. 'Müşrik erkek ve kadınları da azaplandırması' ise, onların Allah'ın Rasûlü'ne ve müminlere düşmanlarına karşı asla yardım etmeyeceğini, Allah'ın kelimesini kâfirlerin kelimesi üzerine asla üstün kılmayacağını zannetmeleri sebebiyledir — Allah'ın burada zikrettiği 'kötü zan' budur. 'Dâiretü's-sû', bu zannı taşıyan münafık ve müşrik erkek ve kadınların üzerine dönen azap çevrimi demektir. Son olarak Taberî, 'Allah onlara gazap etti, onları lânetledi' — yani rahmetinden uzaklaştırıp kovdu — 've kendilerine cehennemi hazırladı, kıyamet günü oraya gireceklerdir' — 've ne kötü bir varış yeridir' ifadesinin, bu münafık ve müşrik erkek ve kadınların varacağı yerin kötülüğünü belirttiğini açıklar.

يقول: ونالهم الله بغضب منه، ولعنهم: يقول: وأبعدهم فأقصاهم من رحمته يقول: وأعد لهم جهنم يصلونها يوم القيامة أنه لن ينصرك وأهل الإيمان بك على أعدائك، ولن يظهر كلمته فيجعلها العليا على كلمة الكافرين به، وذلك كان السوء من ظنونهم التي ذكرها الله في هذا الموضع، يقول تعالى ذكره: على المنافقين والمنافقات، والمشركين والمشركات الذين ظنوا هذا الظن دائرة السوء، يعني دائرة العذاب تدور عليهم به واختلفت القراء في قراءة ذلك، فقرأته عامة قراء الكوفة يقول: وليعذب كذلك أيضا المشركين والمشركات يعني: وساءت جهنم لأهلها الذين صاروا إليها مصيرا ومسكنا ومأوى. ثم استثنى جل ثناؤه المستضعفين الذين استضعفهم المشركون من الرجال والنساء والولدان، وهم العجزة عن الهجرة بالعسرة وقلة الحيلة وسوء البصر والمعرفة بالطريق من أرضهم أرض الشرك إلى أرض الإسلام من القوم الذين أخبر جل ثناؤه أن مأواهم جهنم أن تكون جهنم مأواهم، للعذر الذي هم فيه، على ما بينه تعالى ذكره. ونصب المستضعفين على الاستثناء من الهاء والميم اللتين في قوله: " بفتح السين، بمعنى النعت للدائرة، وإن كانت الدائرة مضافة إليه، كقولهم: هو رجل السوء، وامرؤ الصدق، كأنه إذا فتح مصدر من قولهم: سؤته أسوءه سوءا ومساءة ومسائية. وقرأ ذلك بعض أهل الحجاز وبعض البصريين: «عليهم دائرة السوء» بضم السين كأنه جعله اسما، كما يقال عليه دائرة البلاء والعذاب. ومن قال: «عليهم دائرة السوء» فضم، لم يقل هذا رجل السوء بالضم، والرجل السوء، وقال الشاعر: [+البحر الطويل] وكنت كذئب السوء لما رأى دما %~% بصاحبه يوما أحال على الدم والصواب من القراءة في ذلك عندنا بفتح السين، بمعنى: عليهم الدائرة التي تسوءهم سوءا كما يقال هو رجل صدق على وجه النعت PageEndV11P633 ## || القول في تأويل قوله بقوله: {إن شاء} والمنافق كافر ، وهل يجوز أن لا يشاء تعذيب المنافق، فيقال: ويعذبه إن شاء؟ قيل: إن معنى ذلك على غير الوجه الذي توهمته. وإنما معنى ذلك: ويعذب المنافقين بأن لا يوفقهم للتوبة من نفاقهم حتى يموتوا على كفرهم إن شاء، فيستوجبوا بذلك العذاب، فالاستثناء إنما هو من التوفيق لا من العذاب إن ماتوا على نفاقهم. وقد بين ما قلنا في ذلك قوله: بفتح السين وقرأ بعض قراء البصرة (دائرة السوء) بضم السين وكان الفراء يقول: الفتح أفشى في السين؛ قال: وقلما تقول العرب دائرة السوء بضم السين، والفتح في السين أعجب إلي من الضم، لأن العرب تقول: هو رجل سوء، بفتح السين؛ ولا تقول: هو رجل سوء وقوله: يقول: وساءت جهنم منزلا يصير إليه هؤلاء المنافقون والمنافقات، والمشركون والمشركات وقوله: بالله في عبادتهم إياه الآلهة والأوثان، سوءا كما يقال هو رجل صدق على وجه النعت PageEndV11P633 ## || القول في تأويل قوله تعالى:
Zemahşerî12. yy— çok uzun olduğu için kısaltılmış çeviri

Zemahşerî, 've ne kötü bir dönüş yeridir' ifadesinin cehennem anlamına geldiğini belirtir. 'Lehüm' ifadesindeki 'lâm'ın açıklayıcı ('beyân') olduğunu, Yûsuf sûresindeki 'heyte leke' ifadesindeki kullanıma benzediğini açıklar; 'sâet' fiilinin, 'bi'se' gibi belirli bir şeye işaret eden gizli bir zamir taşımadığını belirtir. Onların kötü zannı, Allah'ın Rasûlü'ne ve müminlere yardım etmeyeceği, onları Mekke'ye galip fetihçiler olarak geri döndürmeyeceği yönündeydi; 'müminler için umdukları ve bekledikleri şey, onları atlayıp kendilerine döner' — 'sû' burada helak ve yıkım anlamındadır. Üstün okunuşla 'dâiretü's-sev', 'kendilerinin kötülediği/kızdığı dönüş' anlamına gelir — onlara göre kötü bir dönüş, müminlere göre ise gerçek/samimi bir dönüştür. Zemahşerî, üstün okunuşlu 'sev'ün her zaman kınanan bir şeyi nitelediğini, ötreli 'sû'un ise 'şerr'in (kötülüğün, hayrın zıddı) eşdeğeri olduğunu belirtir — bu yüzden 'zan' üstün okunuşla nitelenir, 'dâire' (dönüş/çevrim) ise kendi başına övülen bir şey olduğundan, ona 'sev' ancak bu yorumla atfedilebilir; ötreli 'sû' ile ise, başlarına gelenin gerçekten sıkıntılı/şiddetli olması sebebiyle bu isim doğrudan uygun düşer.

ظنهم أن الله تعالى لا ينصر الرسول والمؤمنين ، ولا يرجعهم إلى مكة ظافرين فاتحيها عنوة وقهرا ( النساء ) 97 ، 115 ) أي وساءت مصيرا جهنم . فإن قلت : اللام في ( لهم ) ما هي ؟ وبم تتعلق ؟ قلت : هي للبيان ، كما في { هيت لك } ( يوسف : 23 ) . فإن قلت : ما أنكرت أن يكون في ساء ضمير الوزر ؟ قلت : لا يصح أن يكون في ساء وحكمه حكم بئس ضمير شيء بعينه غير مبهم فإن قلت : فلا يكن ساء الذي حكمه حكم بئس ، وليكن ساء الذي منه قوله تعالى : أي : ما يظنونه ويتربصونه بالمؤمنين فهو حائق بهم ودائر عليهم والسوء : الهلاك والدمار . وقرىء : ( دائرة السوء ) بالفتح ، أي : الدائرة التي يذمونها ويسخطونها ، فهي عندهم دائر سوء ، وعند المؤمنين دائرة صدق . فإن قلت : هل من فرق بين السوء والسوء ؟ قلت : هما كالكره والكره والضعف والضعف ، من ساء ، إلا أن المفتوح غلب في أن يضاف إليه ما يراد ذمه من كل شيء . وأما السوء بالضم فجار مجرى الشر الذي هو نقيض الخير . يقال : أراد به السوء وأراد به الخير ؛ ولذلك أضيف الظن إلى المفتوح لكونه مذموما ؛ وكانت الدائرة محمودة فكان حقها أن لا تضاف إليه إلا على التأويل الذي ذكرنا وأما دائرة السوء بالضم ، فلأن الذي أصابهم ا تضاف إليه إلا على التأويل الذي ذكرنا وأما دائرة السوء بالضم ، فلأن الذي أصابهم مكروه وشدة ، فصح أن يقع عليه اسم السوء ، كقوله عز وعلا :
Fahreddin er-Râzî12-13. yy— çok uzun olduğu için kısaltılmış çeviri

Râzî, dilcilerin (Halîl, Zeccâc, Zemahşerî'nin de kabul ettiği) görüşüne göre 'sû' kelimesinin 'fesad/bozukluk' anlamına, 'sıdk' kelimesinin de 'salâh/doğruluk' anlamına geldiğini belirtir: 'racülü's-sû' (kötü/bozuk adam), 'racülü's-sıdk' (doğru/sağlam adam) denmesi gibi. Bu yüzden 'sû' tek başına 'fesad' anlamına gelebilir — tıpkı bedenler için 'fesad' (bozulma), manevi durumlar için 'sû' (kötüleşme) denmesi gibi (huyu/zannı 'kötüleşti' demek, eti/havayı 'bozuldu' demeye benzer). Râzî ayrıca 'onları lânetledi' ifadesinin, sadece 'gazap etti' demekten daha fazlasını ifade ettiğini belirtir: bir kimseye gazap eden, bazen sadece azarlamak/paylamakla yetinebilir, kovup uzaklaştırmaya kadar gitmeyebilir; ama burada Allah ayrıca 'lânet' de eklemiştir — bu, gazabın kovma/uzaklaştırma derecesine ulaştığını gösterir. 'Sâet' fiilinin dişil gelmesi, cehennemin dişil bir kelime olmasına işaret eder.

وفيه وجوه أحدها : ما اختاره المحققون من الأدباء ، وهو أن السوء صار عبارة عن الفساد ، والصدق عبارة عن الصلاح يقال مررت برجل سوء أي فاسد ، وسئلت عن رجل صدق أي صالح ، فإذا كان مجموع قولنا رجل سوء يؤدي معنى قولنا فاسد ، فالسوء وحده يكون بمعنى الفساد ، وهذا ما اتفق عليه الخليل والزجاج واختاره الزمخشري ، وتحقيق هذا أن السوء في المعاني كالفساد في الأجساد ، يقال ساء مزاجه ، وساء خلقه ، وساء ظنه ، كما يقال فسد اللحم وفسد الهواء ، بل كان ما ساء فقد فسد وكل ما فسد فقد ساء غير أن أحدهما كثير الاستعمال في المعاني والآخر في الأجرام قال الله تعالى : مع أنه كان غفورا رحيما لكثرة ذنبهم وقوة جرمهم ولو كان دون ذلك لغفر لهم ثم بين بعض ما جازاهم الله به على صدقهم فقال : هذا الظن يحتمل وجوها أحدها : هو الظن الذي ذكره الله في هذه السورة بقوله زيادة في الإفادة لأن من كان به بلاء فقد يكون مبتلى به على وجه الامتحان فيكون مصابا لكي يصير مثابا ، وقد يكون مصابا على وجه التعذيب فقوله إشارة إلى أن الذي حاق بهم على وجه التعذيب وقوله { ولعنهم } زيادة إفادة لأن المغضوب عليه قد يكون بحيث يقنع الغاضب بالعتب والشتم أو الضرب ، ولا يفضي غضبه إلى إبعاد المغضوب عليه من جنابه وطرده من بابه ، وقد يكون بحيث يفضي إلى الطرد والإبعاد / فقال : { ولعنهم } لكون الغضب شديدا ، ثم لما بين حالهم في الدنيا بين مآلهم في العقبى قال : وقوله { ساءت } إشارة لمكان التأنيث في جهنم يقال هذه الدار نعم المكان ، وقوله تعالى : ( الفتح : 6 ) وذلك لأنهم لو اتبعوكم لكانوا في حكم بيعة أهل الرضوان الموعودين بالغنيمة فيكونون من الذين رضي الله عنهم كما قال تعالى : ( الفتح : 18 ) فلا يكونون من الذين غضب الله عليهم فيلزم تبديل كلام الله ثالثها : هو أن النبي صلى الله عليه وسلم لما تخلف القوم أطلعه الله على باطنهم وأظهر له نفاقهم وأنه يريد أن يعاقبهم وقال للنبي صلى الله عليه وسلم
Kurtubî13. yy

Kurtubî'ye göre bu, onlara Müslümanların sözünün yücelmesiyle keder vermek ve Peygamber'in onları öldürme, esir alma ve köleleştirme yoluyla üstün kılınması anlamındadır — yani onların zannı, Peygamber'in Hudeybiye'ye çıktığında Medine'ye geri dönemeyeceği, sahâbeden hiç kimsenin de dönemeyeceği, müşriklerin onları tamamen yok edeceği şeklindeydi — nitekim [başka bir âyette] 'Hayır, siz Rasûl'ün ve müminlerin ailelerine asla dönemeyeceklerini zannettiniz' buyrulmuştur. Halîl ve Sîbeveyh'e göre 'sû' burada dünyada öldürme, esir alma, köleleştirme yoluyla bir bozgun/zarar, âhirette ise cehennem anlamındadır. Kurtubî ayrıca şunu nakleder: Hudeybiye barışı gerçekleştiğinde İbn Ebî [Selûl, münafıkların lideri] şöyle demiş: 'Muhammed, Mekke halkıyla barış yapıp ya da onları fethedince artık hiç düşmanı kalmayacağını mı sanıyor? Fars ve Rum nerede?' Bunun üzerine Allah, göklerin ve yerin ordularının Fars ve Rum'dan çok daha fazla olduğunu bildirmiştir — bazılarına göre bu, bütün yaratılmışları kapsar. İbn Abbas'a göre 'göklerin orduları' meleklere, 'yerin orduları' ise müminlere işaret eder. Bu ifadenin tekrar edilmesi, ilkinin Kureyş müşriklerinden bahsedilmesinin ardından, bunun ise münafıklar ve diğer müşriklerden bahsedilmesinin ardından gelmesindendir; her ikisinde de amaç korkutma ve uyarıdır — Allah dileseydi münafıkları ve müşrikleri hemen helâk edebilirdi, ama onları belirli bir süreye kadar geciktirmektedir.

أي بإيصال الهموم إليهم بسبب علو كلمة المسلمين وبأن يسلط النبي عليه السلام قتلا وأسرا واترقاقا في الدنيا بالقتل والسبي والأسر وفي الآخرة جهنم وقرأ بن كثير وأبو عمرو دائرة السوء بالضم وفتح الباقون قال الجوهري : ساءه يسوءه سوءا ( بالفتح ) ومساءة ومساية نقيض سره والاسم السوء ( بالضم ) وقرئ عليهم دائرة السوء يعني الهزيمة والشر ومن فتح فهو من المساءة يعني ظنهم أن النبي صلى الله عليه وسلم لا يرجع إلى المدينة ولا أحد من أصحابه حين خرج إلى الحديبية وأن المشركين يستأصلونهم كما قال : بل ظننتم أن لن ينقلب الرسول والمؤمنون إلى أهليهم أبدا وقال الخليل وسيبويه : السوء هنا الفساد تقدم في غير موضع جميعه والحمد لله وقيل : لما جرى صلح الحديبية قال بن أبي : أيظن محمد أنه إذا صالح أهل مكة أو فتحها لا يبقي له عدو فأين فارس والروم فبين الله عز وجل أن جنود السماوات والأرض أكثر من فارس والروم وقيل : يدخل فيه جميع المخلوقات وقال بن عباس : ولله جنود السماوات الملائكة وجنود الأرض المؤمنون وأعاد لأن الذي سبق عقيب ذكر المشركين من قريش وهذا عقيب ذكر المنافقين وسائر المشركين والمراد في الموضعين التخويف والتهديد فلو أراد إهلاك المنافقين والمشركين لم يعجزه ذلك ولكن يؤخرهم إلى أجل مسمى الفتح : ( 8 ) إنا أرسلناك شاهدا > <
İbn Kesîr14. yy— çok uzun olduğu için kısaltılmış çeviri

İbn Kesîr'e göre bu kimseler, zâhirleri ve bâtınları Allah'a şirk koşma ve Rasûlleri'ne karşı çıkma üzere olan kimselerdir — Allah'ın hükmü hakkında O'na yakışıksız düşünceler beslemişler, Peygamber ve ashâbının öldürülüp tamamen yok edileceğini zannetmişlerdir; bu yüzden Allah 'onları rahmetinden uzaklaştırdı' buyurmuştur. Ardından, İslam düşmanları olan kâfirlerden ve münafıklardan intikam alma kudretine sahip olduğunu bir kez daha vurgulamıştır.

ثم قال عز وجل مؤكدا لقدرته على الانتقام من الأعداء أعداء الإسلام من الكفرة والمنافقين والسابع إلى آخر القرآن قال سلام أبو محمد علمنا ذلك في أربعة أشهر قالوا وكان الحجاج يقرأ في كل ليلة ربع القرآن فالأول إلى آخر الأنعام والثاني إلى ( وليتلطف ) من سورة الكهف والثالث إلى آخر الزمر والرابع إلى آخر القرآن وقد حكى الشيخ أبو عمرو الداني في كتابه البيان خلافا في هذا كله فالله اعلم التحزيب والتجرئة وأما [ التحزيب والتجزئة ] فقد اشتهرت الأجزاء من ثلاثين كما في الربعات بالمدارس وغيرها وقد ذكرنا فيما تقدم الحديث الوارد في تحزيب الصحابة للقرآن والحديث في مسند الإمام أحمد وسنن أبي داود وابن ماجه وغيرهم عن أوس بن حذيفة أنه سأل أصحاب رسول الله صلى الله عليه وسلم في حياته كيف تحزبون القرآن قالو أي يتهمون الله تعالى في حكمه ويظنون بالرسول صلى الله عليه وسلم وأصحابه رضي الله عنهم أن يقتلوا ويذهبوا بالكلية ولهذا قال تعالى أي أبعدهم عن رحمته وهم الذين ظاهرهم وباطنهم على الشرك بالله ومخالفة رسله حذيفة أنه سأل أصحاب رسول الله صلى الله عليه وسلم في حياته كيف تحزبون القرآن قالوا ثلث وخمس وسبع وتسع وأحد عشرة وثلاث عشرة وحزب المفصل حتى تختم معنى السورة [ فصل ] واختلف في معنى السورة مما هي مشتقة فقيل من الإبانة والإرتفاع قال النابغة ألم تر أن الله أعطاك سورة ترى كل ملك دونها يتذبذب فكأن القارئ ينتقل بها من منزلة إلى منزلة وقيل لشرفها وارتفاعها كسور البنيان وقيل سميت سورة لكونها قطعة من القرآن وجزءا منه مأخوذ من أسار الإناء وهو البقية وعلى هذا فيكون أصلها مهموزا وإنما خففت الهمزة فأبدلت الهمزة واوا لانضمام ما قبلها وقيل لتمامها وكمالها لأن العرب يسمون الناقة التامة سورة [ قلت ] ويحتمل أن يكو ها وقيل لتمامها وكمالها لأن العرب يسمون الناقة التامة سورة [ قلت ] ويحتمل أن يكون من الجمع والإحاطة لآياتها كما يسمى سور البلد لإحاطته بمنازله ودوره وجمع السورة سور بفتح الواو وقد يجمع على سوارات وسوارات وأما الآية فمن العلامة على انقطاع الكلام الذي قبلها عن الذي بعدها وانفصالها أي هي بائنة عن أختها ومنفردة قال الله تعالى
Beydâvî13. yy

Beydâvî'ye göre 'müminleri... cennetlere koyması için' ifadesi, 'göklerin ve yerin orduları Allah'ındır' ifadesinin işaret ettiği yönetim/tedbir anlamıyla bağlantılıdır — yani Allah, müminleri galip kılmayı öyle tedbir etmiştir ki, bu nimeti tanıyıp şükretsinler, böylece onları cennete koysun ve buna kızıp nefret eden kâfir ve münafıkları cezalandırsın; ya da bu ifade 'fetih verdik', 'indirdi' veya önceden zikredilen her şeye, ya da 'imanlarını artırsınlar' ifadesine bağlıdır — bazılarına göre önceki ifadenin bedelidir. 'Kötülüklerini örtmesi' — onları gizlemesi, açığa çıkarmaması demektir. 'Bu, Allah katında büyük bir kurtuluştur' — çünkü bu, fayda elde etme veya zarardan korunma açısından ulaşılabilecek son noktadır. 'Münafık ve müşrik erkek ve kadınları cezalandırması' ifadesi, ('cennete koyması' ifadesine bağlı olarak) ona atfedilir. 'Allah hakkında kötü zanda bulunanlar' — Allah'ın Rasûlü'ne ve müminlere yardım etmeyeceğini düşünenler anlamına gelir. 'Kötülük çevrimi onların üzerinedir' — müminler için umdukları ve bekledikleri şeyin, müminleri atlayıp kendilerine dönmesi anlamındadır. 'Allah onlara gazap etti, onları lânetledi ve kendilerine cehennemi hazırladı' ifadesi, âhirette hak ettiklerini, dünyada hak ettiklerine bağlar. 'Ne kötü bir dönüş yeridir' — cehennem için.

ليدخل المؤمنين والمؤمنات جنات تجري من تحتها الأنهار خالدين فيها ويكفر عنهم سيئاتهم وكان ذلك عند الله فوزا عظيما (5) ويعذب المنافقين والمنافقات والمشركين والمشركات الظانين بالله ظن السوء عليهم دائرة السوء وغضب الله عليهم ولعنهم وأعد لهم جهنم وساءت مصيرا (6) ولله جنود السماوات والأرض وكان الله عزيزا حكيما (7) ليدخل المؤمنين والمؤمنات جنات تجري من تحتها الأنهار خالدين فيها علة بما بعده لما دل عليه قوله: ولله جنود السماوات والأرض من معنى التدبير، أي دبر ما دبر من تسليط المؤمنين ليعرفوا نعمة الله فيه ويشكروها فيدخلهم الجنة ويعذب الكفار والمنافقين لما غاظهم من ذلك، أو فتحنا أو أنزل أو جميع ما ذكر أو جنة ويعذب الكفار والمنافقين لما غاظهم من ذلك، أو فتحنا أو أنزل أو جميع ما ذكر أو ليزدادوا، وقيل إنه بدل منه بدل الاشتمال. ويكفر عنهم سيئاتهم يغطيها ولا يظهرها. وكان ذلك أي الإدخال والتكفير. عند الله فوزا عظيما لأنه منتهى ما يطلب من جلب نفع أو دفع ضر، وعند حال من الفوز. ويعذب المنافقين والمنافقات والمشركين والمشركات عطف على «يدخل» إلا إذا جعلته بدلا فيكون عطفا على المبدل منه. الظانين بالله ظن السوء ظن الأمر السوء وهو أن لا ينصر رسوله والمؤمنين. عليهم دائرة السوء دائرة ما يظنونه ويتربصونه بالمؤمنين لا يتخطاهم، وقرأ ابن كثير وأبو عمرو دائرة السوء بالضم وهما لغتان، غير أن المفتوح غلب في أن يضاف إل بن كثير وأبو عمرو دائرة السوء بالضم وهما لغتان، غير أن المفتوح غلب في أن يضاف إليه ما يراد ذمه والمضموم جرى مجرى الشر وكلاهما في الأصل مصدر وغضب الله عليهم ولعنهم وأعد لهم جهنم عطف لما استحقوه في الآخرة على ما استوجبوه في الدنيا، والواو في الأخيرين والموضع موضع الفاء إذ اللعن سبب للاعداد، والغضب سبب له لاستقلال الكل في الوعيد بلا اعتبار السببية. وساءت مصيرا جهنم. ولله جنود السماوات والأرض وكان الله عزيزا حكيما.