سَيَقُولُ لَكَ ٱلْمُخَلَّفُونَ مِنَ ٱلْأَعْرَابِ شَغَلَتْنَآ أَمْوَٰلُنَا وَأَهْلُونَا فَٱسْتَغْفِرْ لَنَا يَقُولُونَ بِأَلْسِنَتِهِم مَّا لَيْسَ فِى قُلُوبِهِمْ قُلْ فَمَن يَمْلِكُ لَكُم مِّنَ ٱللَّهِ شَيْـًٔا إِنْ أَرَادَ بِكُمْ ضَرًّا أَوْ أَرَادَ بِكُمْ نَفْعًۢا بَلْ كَانَ ٱللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرًۢا
“yakında a'râbilerden geri kalmış olanlar sana diyecekler ki, "Mallarımız ve ailelerimiz bizi alıkoydu. Allah'tan bizim bağışlanmamızı dile." Onlar kalplerinde olmayanı dilleriyle söylerler. De ki: Allah size bir zarar gelmesini dilerse veya bir fayda elde etmenizi isterse O'na karşı kimin bir şeye gücü yetebilir? Hayır! Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” — Elmalılı Hamdi Yazır
Bu ayet için henüz karşılaştırmalı AI analizi üretilmedi. Aşağıda müfessirlerin bu ayetle ilgili ham Arapça metinleri (varsa çevirisiyle) gösteriliyor.
Taberî9-10. yy— çok uzun olduğu için kısaltılmış çeviri
Taberî'ye göre, Medine çevresindeki (Cüheyne, Müzeyne gibi) bedevî Araplardan, Peygamber'in (sav) Hudeybiye'ye umre için çıkışına eşlik etmeyip geride kalanlar, o döndüğünde 'mallarımız ve ailelerimiz bizi meşgul etti, bizim için bağışlanma dile' diyeceklerdir. Allah, bunların dilleriyle kalplerinde olmayanı söylediklerini, gerçek bir tövbe ve pişmanlık duymadan sadece bağışlanma istediklerini bildirir. Peygamber'e şu cevabı vermesini emreder: 'Sizin için bağışlanma dilesem de, Allah size zarar veya fayda dilerse, buna kim karşı çıkabilir? Hiç kimse O'na üstün gelemez, O'na karşı çıkamaz.' 'Allah yaptıklarınızdan haberdardır' ifadesi de, bu münafıkların Allah'ın nifaklarını bilmediğini zannetmelerine karşılık, O'nun her şeyden haberdar olduğunu bildirir.
Taberî, bu âyetin tarihî bağlamını şöyle açıklar: Peygamber, Hudeybiye'ye umre için çıkarken, Kureyş'in saldırısına karşı tedbir olsun diye Medine çevresindeki bedevî Arapları da kendisiyle çıkmaya çağırmış; umre için ihrama girmiş ve savaş istemediğini göstermek için kurbanlık hayvanlar da götürmüştür. Bedevîlerin çoğu ağırdan almış ve geride kalmıştır — Allah'ın burada hitap ettiği kimseler bunlardır. Taberî ayrıca 'darran' kelimesinin okunuşuna dair bir dilbilimsel nota ekler: üstün okunuşla ('darr') 'zarar' (faydanın zıddı) anlamına gelir; kendisi bu okunuşu tercih eder.
يقول تعالى ذكره لنبيه: قل لهؤلاء الأعراب الذين يسألونك أن تستغفر لهم لتخلفهم عنك: إن أنا استغفرت لكم أيها القوم، ثم أراد الله هلاككم أو هلاك أموالكم وأهليكم، أو أراد بكم نفعا بتثميره أموالكم وإصلاحه لكم أهليكم، فمن ذا الذي يقدر على دفع ما أراد الله بكم من خير أو شر، والله لا يعازه أحد، ولا يغالبه غالب وقوله: يقول تعالى ذكره: ما الأمر كما يظن هؤلاء المنافقون من الأعراب أن الله لا يعلم ما هم عليها منطوون من النفاق، بل لم يزل الله بما يعملون من خير وشر خبيرا، لا يخفى عليه شيء من أعمال خلقه، سرها وعلانيتها، وهو محصيها عليهم حتى يجازيهم بها، وكان رسول الله صلى الله عليه وسلم فيما ذكر عنه حين أراد المسير إلى مكة عام الحديبية معتمرا استنفر العرب ومن حول مدينته من أهل البوادي والأعراب ليخرجوا معه حذرا من قومه قريش أن يعرضوا له الحرب، أو يصدوه عن البيت، وأحرم هو صلى الله عليه وسلم بالعمرة، وساق معه الهدي، ليعلم الناس أنه لا يريد حربا، فتثاقل عنه كثير من الأعراب، وتخلفوا خلافه فهم الذين عنى الله تبارك وتعال يقول تعالى ذكره لنبيه محمد صلى الله عليه وسلم: سيقول لك يا محمد الذين خلفهم الله في أهليهم عن صحبتك والخروج معك في سفرك الذي سافرت، ومسيرك الذي سرت إلى مكة معتمرا زائرا بيت الله الحرام إذا انصرفت إليهم، فعاتبتهم على التخلف عنك، شغلتنا عن الخروج معك معالجة أموالنا، وإصلاح معايشنا وأهلونا، فاستغفر لنا ربنا لتخلفنا عنك قال الله جل ثناؤه مكذبهم في قيلهم ذلك: يقول هؤلاء الأعراب المخلفون عنك بألسنتهم ما ليس في قلوبهم، وذلك مسألتهم رسول الله صلى الله عليه وسلم الاستغفار لهم، يقول: يسألونه بغير توبة منهم ولا ندم على ما سلف منهم من معصية الله في تخلفهم عن صحبة رسول الله صلى الله عليه وسلم والمسير معه الآية وكالذي قلنا في ذلك قال أهل العلم بسير رسول الله صلى الله عليه وسلم ومغازيه، منهم ابن إسحاق حدثنا ابن حميد، قال: ثنا سلمة، عن ابن إسحاق بذلك حدثنا محمد بن عمرو، قال: ثنا أبو عاصم، قال: ثنا عيسى، وحدثني الحارث، قال: ثنا الحسن، قال: ثنا ورقاء، جميعا، عن ابن أبي نجيح، عن مجاهد، في قوله: قال: " أعراب المدينة: جهينة ومزينة، استتبعهم لخروجه إلى مكة، قالوا: نذهب معه إلى قوم قد جاءوه، فقتلوا أصحابه فنقاتلهم فاعتلوا بالشغل " PageEndV21P258 واختلفت القراء في قراءة قوله: فقرأته قراء المدينة والبصرة وبعض قراء الكوفة {ضرا} بفتح الضاد، بمعنى: الضر الذي هو خلاف النفع وقرأ ذلك عامة قراء الكوفيين (ضرا) بضم الضاد، بمعنى البؤس والسقم وأعجب القراءتين إلي الفتح في الضاد في هذا الموضع بقوله: فمعلوم أن خلاف النفع الضر، وإن كانت الأخرى صحيحا معناها PageEndV21P257 ## || القول في تأويل قوله تعالى: ما تخلفتم خلاف رسول الله صلى الله عليه وسلم حين شخص عنكم، وقعدتم عن صحبته من أجل شغلكم بأموالكم وأهليكم، بل تخلفتم بعده في منازلكم، ظنا منكم أن رسول الله صلى الله عليه وسلم ومن معه من أصحابه سيهلكون، فلا يرجعون إليكم أبدا باستئصال العدو إياهم وزين ذلك في قلوبكم، وحسن الشيطان ذلك في قلوبكم، وصححه عندكم حتى حسن عندكم التخلف عنه، فقعدتم عن صحبته إلى قوله: د حربا، فتثاقل عنه كثير من الأعراب، وتخلفوا خلافه فهم الذين عنى الله تبارك وتعالى بقوله:
Zemahşerî12. yy
Zemahşerî, bu ifadeyi münafıklardan, Peygamber'den izin isteyip Medine'de geride kalmalarına izin verilen (Tebük Gazvesi'ndeki benzer bir duruma da işaret ederek), ya da tembellikleri, nifakları ve şeytanın onları geride bırakmasıyla açıklar. 'Oturdukları yerde' ifadesi, onların mazeretlerini yalanlamaktır — onları geride bırakan, iddia ettikleri şey değil, Allah hakkındaki şüphe ve nifaktır; bağışlanma istekleri de samimi değildir. 'Öyleyse Allah'ın size zarar (ölüm veya bozgun) ya da fayda (zafer veya ganimet) vermesini kim engelleyebilir?' Kıraat farkı: 'darra' hem üstün hem ötreli okunabilir. 'Ehlûn', 'ehl' kelimesinin çoğuludur.
ما يضركم من قتل أو هزيمة تكذيب لهم في اعتذارهم . وأن الذي خلفهم ليس بما يقولون ، وإنما هو الشك في الله والنفاق ؛ وطلبهم للاستغفار أيضا ليس بصادر عن حقيقة فمن يمنعكم من مشيئة الله وقضائه من ظفر وغنيمة وقرىء : ( ضرا ) بالفتح والضم . الأهلون : جمع أهل . ويقال : أهلات ، على تقدير تاء التأنيث . كأرض وأرضات ، وقد جاء أهلة . وأما أهال ، فاسم جمع ، كليال . ! 7 < الذين استأذنوا رسول الله صلى الله عليه وسلم من المنافقين فأذن لهم وخلفهم في المدينة في غزوة تبوك ، أو الذين خلفهم كسلهم ونفاقهم والشيطان { بمقعدهم } بقعودهم عن الغزو
Fahreddin er-Râzî12-13. yy— çok uzun olduğu için kısaltılmış çeviri
Râzî, 'mallarımız ve ailelerimiz bizi meşgul etti' özrünün zayıflığını iki noktayla gösterir: (1) 'bizim mallarımız' demişlerdir, genel olarak 'mal' değil — çünkü mal biriktirmek mazeret olamaz, ama zaten elde edileni kaybetmekten korumak mazeret gibi görünebilir; (2) 'ailelerimiz' demişlerdir — çünkü biri 'mal, Rasûl'e uymayı engelleyecek dereceye ulaşmamalı' deseydi, onlar da 'ama aile sorumlulukları en önemli işlere odaklanmayı engeller' diyebilirlerdi.
Bu mazereti öne sürerken bile boyun eğip bağışlanma istemişlerdir — özür sunarken bile bir kusur işlediklerini kabul eder gibi görünmüşlerdir — ama Allah onları yalancı çıkarır: ya kendilerini kusurlu görme iddiaları (bu yüzden bağışlanma istedikleri) yalandı — aslında geride kalmakla iyi bir şey yaptıklarına inanıyorlardı; ya da sadece mal ve ailenin kendilerini alıkoyduğu iddiaları yalandı — aslında Peygamber ve müminlerin yenilip mağlup olacağına inandıkları için geride kalmışlardı.
'Sizi Allah'tan kim koruyabilir?' ifadesi için: siz zarardan kaçınıp Allah'ın ve Rasûlü'nün emrini bırakıp güvenlik arayarak oturuyorsunuz — ama Allah size bir zarar dilerse, oturmanız O'na karşı size hiçbir fayda sağlamaz; ya da: savaşın zararından kaçınıp ailelerinizin ve yurtlarınızın sizi düşmandan koruyacağına inanıyorsunuz — bundan kendinizi korusanız da, âhirette Allah'ın azabından sizi kim koruyacak, oysa asıl sakınılması gereken odur.
أي ما صار مالا لنا لا مطلق الأموال وثانيهما : قوله تعالى : { وأهلونا } وذلك لو أن قائلا قال لهم : المال لا ينبغي أن يبلغ إلى درجة يمنعكم حفظه من متابعة الرسول صلى الله عليه وسلم لكان لهم أن يقولوا : فالأهل يمنع الاشتغال بهم وحفظهم عن أهم الأمور ، ثم إنهم مع العذر تضرعوا وقالوا وقال : فيه أمران يفيدان وضوح العذر أحدهما : ( قولهم ) { أموالنا } ولم يقولوا شغلتنا الأموال ، وذلك لأن جمع المال لا يصلح عذرا ( لأنه ) لا نهاية له ، وأما حفظ ما جمع من الشتات ومنع الحاصل من الفواتت يصلح عذرا ، فقالوا يعني فنحن مع إقامة العذر معترفون بالإساءة ، فاستغفر لنا واعف عنا في أمر الخروج ، فكذبهم الله تعالى فقال : وهذا يحتمل أمرين أحدهما : أن يكون التكذيب راجعا إلى قولهم وتحقيقه هو أنهم أظهروا أنهم يعتقدون أنهم مسيئون بالتخلف حتى استغفروا ، ولم يكن في اعتقادهم ذلك ، بل كانوا يعتقدون أنهم بالتخلف محسنون ثانيهما : قالوا { شغلتنا } إشارة إلى أن امتناعنا لهذا لا غير ، ولم يكن ذلك في اعتقادهم ، بل كانوا يعتقدون امتناعهم لاعتقاد أن النبي صلى الله عليه وسلم والمؤمنون يقهرون ويغلبون ، كما قال بعده معناه أنكم تحترزون عن الضر . وتتركون أمر الله ورسوله ، وتقعدون طلبا للسلامة ، ولو أراد بكم الضرر لا ينفعكم قعودكم من الله شيئا ، أو معناه أنكم تحترزون عن ضرر القتال والمقاتلين وتعتقدون أن أهليكم وبلادكم تحفظكم من العدو ، فهب أنكم حفظتم أنفسكم عن ذلك ، فمن يدفع عنكم عذاب الله في الآخرة ، مع أن ذلك أولى بالاحتراز ، وقد ذكرنا في سورة يس في قوله تعالى : أي بما تعملون من إظهار الحرب وإضمار غيره . ! 7 < ( الفتح : 11 ) فالله يعذبكم عذابا أليما . ! 7 < ( الفتح : 11 ) نقول : أراد الله تعالى استثناء جملة قوله لأبيه ، والقصد إلى موعد الاستغفار له وما بعده مبني عليه وتابع له / كأنه قال : أنا استغفر لك ، وما وسعي إلا الاستغفار . الرابع : إذا قيل : بم اتصل قوله : ( الفتح : 11 ) ، ( الفتح : 11 ) فإن الكلام أيضا مع الكفار وذكر النفع وقع تبعا لحصر الأمر بالتقسيم ، ويدل عليه قوله تعالى : ( الفتح : 11 ) فإنه للتخويف ، وهذا كقوله تعالى :
Kurtubî13. yy
Kurtubî, Mücâhid ve İbn Abbas'a göre bu ifadenin, Medine çevresindeki Gıfâr, Müzeyne, Cüheyne, Eslem, Eşca' ve Deyl bedevî kabilelerine işaret ettiğini belirtir — Peygamber (sav) Hudeybiye'ye çıkarken, Kureyş'e karşı tedbir olsun diye onları da çağırmış, umre için ihrama girip savaş istemediğini göstermek için kurbanlık hayvanlar götürmüştü; bu bedevîler ağırdan almış, meşguliyet bahanesiyle geri kalmıştı. 'Muhallefûn' (geride bırakılanlar) denmesi, Allah'ın onları Peygamber'ine eşlik etmekten geride bırakmasındandır. Bağışlanma istemişler, ama gerçek inançları görünen iddialarıyla çelişiyordu — Allah onları, dilleriyle kalplerinde olmayanı söyledikleri şeklinde ifşa etmiştir; bu, saf nifaktır.
Kıraat farkı: Hamza ve Kisâî, sadece bu yerde 'durran' kelimesini ötreli okumuştur — İbn Abbas'a göre bu 'bozgun/yenilgi' anlamına gelir. Diğerleri üstün okumuştur, genel olarak 'zarar' anlamında — Ebû Ubeyd ve Ebû Hâtim bunu tercih eder, çünkü zıddı olan 'fayda' ile eşleşir. Bazılarına göre iki okunuş da aynı anlamın lehçe farklarıdır. Bu cevap, onların Peygamber'den geride kalmakla zarardan kurtulup fayda sağlayacaklarına dair inançlarını çürütür.
قال مجاهد وبن عباس : يعني أعراب غفار ومزينة وجهينة وأسلم وأشجع والديل وهم الأعراب الذين كانوا حول المدينة تخلفوا عن رسول الله صلى الله عليه وسلم حين أراد السفر إلى مكة عام الفتح بعد أن كان استنفرهم ليخرجوا معه حذرا من قريش وأحرم بعمرة وساق معه الهدى ليعلم الناس أنه لا يريد حربا فتثاقلوا عنه واعتلوا بالشغل فنزلت وإنما قال : المخلفون لأن الله خلفهم عن صحبة نبيه والمخلف المتروك وقد مضى في براءة أي ليس لنا من يقوم بهما جاؤوا ويطلبون الاستغفار واعتقادهم بخلاف ظاهرهم ففضحهم الله تعالى بقوله : وهذا هو النفاق المحض قرأ حمزة والكسائي ضرا بضم الضاد هنا فقط أي أمرا يضركم وقال بن عباس : الهزيمة الباقون بالفتح وهو مصدر ضررته ضرا وبالضم اسم لما ينال الإنسان من الهزال وسوء الحال والمصدر يؤدى عن المرة وأكثر واختاره أبو عبيد وأبو حاتم قالا : لأنه قابله بالنفع وهو ضد الضر وقيل : هما لغتان بمعنى كالفقر والفقر والضعف والضعف أي نصرا وغنيمة وهذا رد عليهم حين ظنوا أن التخلف عن الرسول يدفع عنهم الضر ويجعل لهم النفع الفتح : ( 12 ) بل ظننتم أن > <
İbn Kesîr14. yy
İbn Kesîr'e göre bu, Allah'ın sizin hakkınızda dilediğini kimsenin geri çeviremeyeceği, O'nun sırlarınızı ve iç dünyanızı bildiği — bize karşı ikiyüzlülük ve nifak göstermiş olsanız bile — anlamına gelir.
أي لا يقدر أحد أن يرد ما أراده الله فيكم تعالى وتقدس وهو العليم بسرائركم وضمائركم وإن صانعتمونا ونافقتمونا ولهذا قال تعالى ثم قال تعالى
Beydâvî13. yy
Beydâvî'ye göre bu, Müzeyne ve Gıfâr kabilelerine işaret eder — Rasûlullah (sav) onları Hudeybiye yılında çağırmış, onlar da mallarına ve ailelerine olan meşguliyetlerini bahane ederek geride kalmışlardır; asıl onları geride bırakan ise korkaklık, imanın zayıflığı ve engellenirlerse Kureyş'le savaşma korkusuydu. 'Mallarımız ve ailelerimiz bizi meşgul etti' — işlerine bakacak başka kimseleri olmadığı anlamındadır. 'Bizim için bağışlanma dile' — geride kalmaları sebebiyle Allah'tan. 'Dilleriyle kalplerinde olmayanı söylerler' — özürlerini ve bağışlanma isteklerindeki samimiyetsizliklerini yalanlamaktadır. 'De ki: Allah'a karşı sizin için kim bir şeye güç yetirebilir?' — O'nun dilediğine ve hükmüne kim engel olabilir. 'Size bir zarar dilerse' — ölüm, bozgun ya da mal ve ailede bir eksiklik gibi, geride kalmaya karşı bir ceza olarak. 'Ya da size bir fayda dilerse' — bunun tersi — bu, retorik bir ifşa/çürütmedir. 'Hayır, Allah yaptıklarınızdan her zaman haberdardır' — geride kalmanızı ve bu konudaki niyetinizi bilir.
مزينة وغفار استنفرهم رسول الله صلى الله عليه وسلم عام الحديبية فتخلفوا واعتلوا بالشغل بأموالهم وأهاليهم، وإنما خلفهم الخذلان وضعف العقيدة والخوف من مقاتلة قريش إن صدوهم. شغلتنا أموالنا وأهلونا إذ لم يكن لنا من يقوم بأشغالهم، وقرئ بالتشديد للتكثير. فاستغفر لنا من الله على التخلف. يقولون بألسنتهم ما ليس في قلوبهم تكذيب لهم في الاعتذار والاستغفار. قل فمن يملك لكم من الله شيئا فمن يمنعكم من مشيئته وقضائه. إن أراد بكم ضرا ما يضركم كقتل أو هزيمة أو خلل في المال والأهل عقوبة على التخلف، وقرأ حمزة والكسائي بالضم. أو أراد بكم نفعا ما يضاد ذلك، وهو تعريض بالرد. بل كان الله بما تعملون خبيرا فيعلم تخلفكم كم نفعا ما يضاد ذلك، وهو تعريض بالرد. بل كان الله بما تعملون خبيرا فيعلم تخلفكم وقصدكم فيه.