قَدْ نَعْلَمُ إِنَّهُۥ لَيَحْزُنُكَ ٱلَّذِى يَقُولُونَ فَإِنَّهُمْ لَا يُكَذِّبُونَكَ وَلَٰكِنَّ ٱلظَّٰلِمِينَ بِـَٔايَٰتِ ٱللَّهِ يَجْحَدُونَ

“We know well how their talk grieveth thee, though in truth they deny not thee (Muhammad) but evil-doers flout the revelations of Allah.” — M. M. Pickthall

Tafsirs

AI-generated
Taberî9-10. c.✓ Citation verified

Taberî'ye göre bu ayette iki meşhur kıraat vardır: 'lâ yükezzibûneke' (şeddesiz) okuyanlara göre müşrikler Peygamber'in doğruluğunu bilirler ama inatları ve kıskançlıkları sebebiyle onu sözle yalanlarlar; 'lâ yükezzibûneke' (şeddeli) okuyanlara göre ise müşriklerden bir kısmı onu gerçekten yalancı sayar (şair, kâhin, mecnun derler) ve getirdiği vahyi inkâr ederler. Taberî her iki kıraatin de sahih bir anlam yönü olduğunu, çünkü müşriklerden hem bilerek inkâr edenlerin hem de gerçekten yalanlayanların bulunduğunu belirtir.

والصواب من القول في ذلك عندي أن يقال: إنهما قراءتان مشهورتان قد قرأ بكل واحدة منهما جماعة من القراء، ولكل واحدة منهما في الصحة مخرج مفهوم
Zemahşerî12. c.✓ Citation verified

Zemahşerî'ye göre bu ayette geçen ifade 'sâhirun kezzâbun' sözüdür ve kıraat farkına göre 'kezzebe' (yalancı saymak) ya da 'ekzebe' (yalancı bulmak) anlamına gelebilir. Ona göre asıl anlam, Peygamber'in yalanlanmasının gerçekte Allah'a dönük bir yalanlama olduğudur; çünkü Peygamber mucizelerle doğrulanmış bir elçidir, dolayısıyla onlar aslında Peygamber'i değil Allah'ın ayetlerini inkâr ederek Allah'ı yalanlamaktadırlar. Bu okuma, Peygamber'e kendi şahsı için üzülmeyi bırakıp, asıl önemli olan Allah'ın ayetlerinin inkâr edilmesine yönelmesini teselli eder mahiyettedir.

والمعنى أن تكذيبك أمر راجع إلى الله ، لأنك رسوله المصدق بالمعجزات فهم لا يكذبونك في الحقيقة وإنما يكذبون الله بجحود آياته
Fahreddin er-Râzî12-13. c.✓ Citation verified

Fahreddin er-Râzî bu bölümde 'yükezzibûneke' ayetindeki tahfif ve teşdid kıraatleri arasındaki farkı tartışır; bazı âlimlere göre iki kıraat arasında anlam farkı vardır (biri Peygamber'i yalancılıkla itham etmek, diğeri getirdiği şeyin yalan olduğuna inanmak), bazılarına göre ise ikisi de aynı anlama gelir. Ardından ayetin zâhirinin, müşriklerin Hz. Muhammed'i yalanlamadıklarını ama Allah'ın ayetlerini inkâr ettiklerini gösterdiğini belirtir ve bunu, gizlide tasdik edip alenen inkâr ettiklerine dair rivayetlerle (Haris b. Amir ve Ahnes b. Şerik kıssaları) açıklar.

أن القوم ما كانوا يكذبونه في السر ولكنهم كانوا يكذبونه في العلانية ويجحدون القرآن والنبوة
Kurtubî13. c.✓ Citation verified

Kurtubî'ye göre bu ayet, Ebû Cehil ve arkadaşlarının Hz. Peygamber'e 'seni yalancı saymıyoruz, sen bizim yanımızda doğru sözlüsün, ama getirdiğin şeyi yalanlıyoruz' demeleri üzerine inmiştir. Ayetteki 'yükezzibûneke' fiili tahfif (yükezzibûneke) okunuşuyla 'seni yalancı bulmuyorlar' anlamına gelirken, teşdid (yükezzibûneke) okunuşuyla 'seni delil ve burhanla yalanlayamıyorlar' anlamına gelir; bu iki farklı kıraat farklı anlamlar doğurur.

إن رسول الله صلى الله عليه وسلم مر بأبي جهل وأصحابه فقالوا : يا محمد والله ما نكذبك وإنك عندنا لصادق ولكن نكذب ما جئت به فنزلت هذه الآية
İbn Kesîr14. c.✓ Citation verified

İbn Kesîr'e göre ayet, müşriklerin Peygamber'i (s.a.v.) yalancılıkla itham etmediklerini, aksine getirdiği hakkı bilerek inkar ettiklerini ve gerçeği kalpleriyle biliyor olmalarına rağmen kibir ve inat nedeniyle hakkı reddettiklerini ifade eder. Bu durum Ebu Cehil'in ve diğer müşrik liderlerin Peygamber'in doğruluğunu bildikleri halde kabile asabiyeti ve şeref kaygısıyla iman etmemelerini konu alan rivayetlerle desteklenir.

أي لا يتهمونك بالكذب في نفس الأمر أي ولكنهم يعاندون الحق ويدفعونه بصدورهم
Beydâvî13. c.✓ Citation verified

Beydâvî'ye göre ayet, Peygamber'in kavminin sözlerinden duyduğu üzüntüyü ele almakta; onların gerçekte Peygamber'i yalanlamadıklarını, sadece getirdiği ayetleri bilerek inkâr ettiklerini belirtmektedir. 'Zalimler' ifadesinin zamir yerine konulması, onların bu inkârlarıyla zulmettiklerine veya zulme alışkın olduklarına işaret eder. Ebû Cehil'in 'seni yalanlamıyoruz, sen bize göre doğrusun, ancak getirdiğini yalanlıyoruz' dediği rivayet edilmiş ve ayetin bu sebeple indiği nakledilmiştir.

روي أن أبا جهل كان يقول: ما نكذبك وإنك عندنا لصادق وإنما نكذب ما جئتنا به. فنزلت.

Comparison

Common ground

Tüm müfessirler ayetteki 'yükezzibûneke' fiilinin tahfif/teşdid kıraat farkına dikkat çeker ve Ebû Cehil ile müşrik liderlerin Peygamber'i şahsen yalancı bulmadıklarını ama getirdiği vahyi bilerek inkâr ettiklerini nakleden rivayeti (Ahnes-Ebû Cehil kıssası) ortak referans olarak kullanır. Taberî, Râzî, Kurtubî, İbn Kesîr ve Beydâvî, müşriklerin kalben Peygamber'in doğruluğunu bildiği halde inat ve kibirle inkâr ettikleri noktasında birleşir.

Differences

Taberî her iki kıraati de sahih kabul edip ayrım yapmadan iki grup müşrik olduğunu söylerken, Zemahşerî meseleyi belağî bir temsille genişletip Peygamber'in yalanlanmasının aslında Allah'ı yalanlamak olduğu vurgusuna yönelir. Râzî dilbilimsel tartışmayı derinleştirip farklı görüşleri sıralar, Kurtubî rivayet detaylarına (Ebû Meysera, İbn Abbas kıraati) ağırlık verir, Beydâvî ise zamir-isim ilişkisi gibi ince belağat noktalarına eğilir; bu farklar çoğunlukla yöntem (rivayet ağırlıklı mı, dilbilim ağırlıklı mı) ve dönemin tefsir üslubundan kaynaklanır.

Historical context

Erken dönem müfessiri Taberî rivayet ve kıraat çeşitliliğini yan yana sunmayı tercih ederken, sonraki dönem müfessirleri (Zemahşerî, Râzî, Beydâvî) belağat ve dil tahlilini daha sistemli işleyerek anlamı derinleştirmiş; Kurtubî ve İbn Kesîr ise rivayet temelli yaklaşımı sürdürerek olayın tarihî bağlamını korumuştur. Temel anlam (kalben bilme, inatla reddetme) tüm dönemlerde sabit kalmıştır.

Modern connection

Bu ayet, bir gerçeği zihnen kabul etmekle onu yaşama geçirmek arasındaki farka dikkat çekebilir; kişisel çıkar, gurur ya da toplumsal aidiyet kaygısının doğruyu görmeyi zorlaştırabileceğini hatırlatır. Bu bağlamda ilim ile vicdanı uyumlu tutmak, ihlasla hakikate açık olmak ve sabırla doğru bilgiye yönelmek, günümüzde de değerini koruyan bir tutum olarak düşünülebilir.

AI analysis — not a fatwa or ruling, not yet reviewed by a scholar