لَّعَنَهُ ٱللَّهُ وَقَالَ لَأَتَّخِذَنَّ مِنْ عِبَادِكَ نَصِيبًا مَّفْرُوضًا

“Whom Allah cursed, and he said: Surely I will take of Thy bondmen an appointed portion,” — M. M. Pickthall

Tafsirs

AI-generated
Taberî9-10. c.✓ Citation verified

Taberî'ye göre âyette geçen 'el-mefrûz' kelimesi 'el-ma'lûm' (bilinen, belirlenmiş, kesinleşmiş) anlamına gelmektedir. Bu ifade şeytanın kendisine ayrılan/tahsis edilen nasibin (payın) önceden belirlenmiş, kesinleşmiş olduğunu ifade eder. Ayrıca metin, lanet (la'ne) kavramının anlamını önceki yerlerde açıkladığını belirterek burada tekrar etmekten kaçındığını söyler.

يعني بالمفروض: المعلوم؛ كما: حدثني المثنى، قال: ثنا أبو نعيم، قال: ثنا سفيان، عن جويبر، عن الضحاك: ليعلم الذين شاقوا الرسول من بعد ما تبين لهم الهدى أنهم من نصيب الشيطان الذي لعنه الله المفروض، وأنه ممن صدق عليهم ظنه
Fahreddin er-Râzî12-13. c.✓ Citation verified

Bu müfessire göre ayetteki 'şeytân-ı marîd' ifadesi İblis'i kastetmektedir ve 'merîd' kelimesi itaatten tamamen uzaklaşmış, isyanda aşırıya gitmiş kimse anlamına gelir; bu kelime dilsel olarak 'düz, kaygan, üzerine hiçbir şey yapışmayan' anlamındaki köklerle ilişkilendirilir. Ayrıca 'nasîb' kelimesinin şeytanın taraftarlarına isim olarak verilmesi, sayıca az olsalar da müminlerin Allah katındaki üstün konumuyla, kafir ve fasıkların çokluğuna rağmen değersizliğiyle açıklanır.

فمن كان شديد البعد عن الطاعة يقال له مريد ومارد لأنه مملس عن طاعة الله لم يلتصق به من هذه الطاعة شيء
Kurtubî13. c.✓ Citation verified

Kurtubî'ye göre şeytanın 'onlardan belirli bir pay alacağım' sözü, insanlardan kâfir ve asilerden oluşan bir kesimi azdırıp saptıracağı anlamına gelir. Bu payın miktarı hususunda bir rivayet aktarılır: her bin kişiden biri Allah'a, geri kalanı şeytana aittir. Ayrıca bu payın, insanların şeytana itaat ettikleri bazı cahiliye adetleri (yeni doğan çocuk için çivi çakma, ev cinlerinin onu tanıması için doğumun yedinci gününde etrafında dolaştırma gibi) olduğu görüşü de nakledilir.

وفي الخبر ( من كل ألف واحد لله والباقي للشيطان ( قلت : وهذا صحيح معنى يعضده قوله تعالى لآدم يوم القيامة : ( ابعث بعث النار ( فيقول : وما بعث النار فيقول من كل ألف تسعمائة وتسعة وتسعين ( أخرجه مسلم
İbn Kesîr14. c.✓ Citation verified

İbn Kesîr'e göre bu metin, ayetteki ifadeyi 'belirli ve bilinen bir ölçü/sayı' olarak açıklar. Katade'den nakledilen rivayete göre her bin kişiden dokuz yüz doksan dokuzu ateşe, biri cennete gidecektir.

أي معينا مقدرا معلوما قال قتادة من كل ألف تسع مئة وتسعة وتسعون إلى النار وواحد إلى الجنة
Beydâvî13. c.✓ Citation verified

Beydâvî'ye göre 'لعنه الله' ifadesi şeytanın ikinci sıfatıdır ve 'لأتخذن من عبادك نصيبا مفروضا' sözü buna atfedilmiştir; böylece şeytan hem Allah'ın lanetine uğramış hem de insanlara olan aşırı düşmanlığını ortaya koyan bu sözü söylemiş olarak tasvir edilir. Metin, şirkin en uç noktada bir sapıklık olduğunu önce aklî bir delille (tapılan şeyin fail değil münfail olması ilahlığa aykırıdır) açıklar, sonra şeytana ibadetin en çirkin sapıklık olduğunu üç açıdan (onun sapıklıkta ısrarlı oluşu, lanetlenmiş oluşu, insanlara aşırı düşman oluşu) delillendirir. Ayrıca 'مفروض' kelimesi 'kesin olarak belirlenmiş, taksim edilmiş pay' anlamında açıklanmıştır.

وقد برهن سبحانه وتعالى أولا على أن الشرك ضلال في الغاية على سبيل التعليل، بأن ما يشركون به ينفعل ولا يفعل فعلا اختياريا، وذلك ينافي الألوهية غاية المنافاة

Comparison

Common ground

Tüm müfessirler 'mefrûz/nasîb' ifadesini şeytana ayrılan belirli, kesinleşmiş bir pay olarak anlar; bu payın insanlardan bir kesimi (kâfir ve asileri) kapsadığı ortak vurgudur. Ayrıca şeytanın Allah'a düşmanlığı ve insanları saptırma çabası ortak temadır.

Differences

Taberî rivayet zincirine dayanarak kelimenin lugavî karşılığını (ma'lûm) verirken, Râzî dil ve belâgat tahliline ağırlık verip 'merîd' kelimesinin köküne inerek müminlerin azlığına rağmen değerini vurgular. Kurtubî ve İbn Kesîr rivayet ağırlıklı yaklaşıp somut oranlar (binde bir, binde 999) ve cahiliye adetleri gibi tarihsel-kültürel unsurlar aktarır. Beydâvî ise aklî/mantıksal istidlal yöntemiyle şirkin sapıklığını üç açıdan temellendirerek konuyu daha sistematik bir kelamî çerçeveye taşır. Bu farklar, her müfessirin ait olduğu ekol (rivayet tefsiri, dirayet/belâgat tefsiri, kelamî-aklî tefsir) ile açıklanabilir.

Historical context

Erken dönem müfessiri Taberî rivayet zincirine sıkı bağlılığıyla temele oturtur; Kurtubî ve İbn Kesîr de bu rivayet çizgisini sürdürerek somut sayısal detaylar ekler. Daha sonraki dönemde Râzî ve Beydâvî ise dilbilimsel ve aklî istidlal yöntemlerini ön plana çıkararak yorumu derinleştirir; temel anlam (şeytana ayrılan belirli pay) sabit kalırken açıklama yöntemleri çağın ilmî birikimine göre çeşitlenmiştir.

Modern connection

Bu karşılaştırma, insanın kötülüğe karşı bilinçli bir irade ve sabırla direnebileceği fikrini hatırlatır; ilim ile derin düşünmenin (aklî istidlal) imanı güçlendirebileceğine işaret eder. Ayrıca toplumda azınlıkta olsa da doğru duruşun değerli olduğu vurgusu, günümüzde ihlas ve yapıcı bir tutumla yaşamaya dair ihtiyatlı bir teşvik olarak okunabilir.

AI analysis — not a fatwa or ruling, not yet reviewed by a scholar