حَتَّىٰٓ إِذَا ٱسْتَيْـَٔسَ ٱلرُّسُلُ وَظَنُّوٓا۟ أَنَّهُمْ قَدْ كُذِبُوا۟ جَآءَهُمْ نَصْرُنَا فَنُجِّىَ مَن نَّشَآءُ وَلَا يُرَدُّ بَأْسُنَا عَنِ ٱلْقَوْمِ ٱلْمُجْرِمِينَ

“Erst dann, als die Gesandten die Hoffnung aufgegeben hatten und sie meinten, daß sie belogen worden seien, kam Unsere Hilfe zu ihnen. Und so wird errettet, wen Wir wollen. Aber vom übeltätigen Volk wird Unsere Gewalt nicht abgewandt.” — Bubenheim & Elyas

Tafsire

Von KI erstellt
Taberî9-10. Jh.✓ Zitat verifiziert

Taberî, Yusuf 12:110 ayetindeki 've zannû ennehum kad kuzibû' ifadesinin yorumunda çeşitli sahâbî ve tâbiî görüşlerini nakleder: Peygamberler kavimlerinin kendilerini iman etmesinden ümitsizliğe düştüklerinde, kavimleri de resullerin kendilerine getirdiği vaadlerin yalan olduğunu zannettiler; bu yardım gelinceye kadar sürdü. Ayrıca 'zann' kelimesinin burada 'ilim' (kesin bilgi) anlamına gelebileceğini, Hasan ve Katade'nin bu şekilde tevil ettiğini belirtir. Son olarak 'fe nüncî' kelimesinin kıraat farklılıklarını (tek nun/çift nun) ve bunun gerekçelerini dilbilimsel olarak açıklar.

استيأس الرسل من قومهم أن يستجيبوا لهم قال: «ظن قومهم أنهم جاءوهم بالكذب»
Zemahşerî12. Jh.✓ Zitat verifiziert

Zemahşerî'ye göre bu ayette 'zannettiler' kelimesi, peygamberlerin ve müminlerin uzun süren tekzip, düşmanlık ve Allah'tan gelecek yardımı bekleme sürecinde umutsuzluğa kapılmalarını ifade eder; onlar dünyada kendilerine yardım gelmeyeceğini sanmışlardır. Bu durum ansızın gelen ilahi yardımla değişmiştir. İbn Abbas'tan nakledilen görüşe göre ise bu, peygamberlerin zayıflayıp yenildikleri anda Allah'ın vaad ettiği yardımın gerçekleşmeyeceğini düşünmeleri anlamındadır, çünkü onlar da beşerdir.

والمعنى أن مدة التكذيب والعداوة من الكفار وانتظار النصر من الله وتأميله قد تطاولت عليهم وتمادت ، حتى استشعروا القنوط وتوهموا أن لا نصر لهم في الدنيا ، فجاءهم نصرنا فجأة من غير احتساب
Fahreddin er-Râzî12-13. Jh.✓ Zitat verifiziert

Bu müfessire göre âyetteki temel mesele 'كُذِّبُوا' kelimesinin okunuşuyla ilgilidir; tahfif (hafif) okuyuşa göre anlam, peygamberlerin kavimden ümidini kesmesi üzerine kavmin peygamberlere 'yardım ve zafer vaadinde yalan söylediler' diye zannetmesidir. Râzî burada 'peygamberlerin gönderildiği kavme dair önceden zikir geçmemişken zamir onlara nasıl döner' sorusuna, peygamberlerin zikrinin kendiliğinden gönderildikleri kavme delalet ettiği cevabını verir. Ayrıca 'نُجِّيَ' kelimesinin farklı kıraatleri (nun sayısı, cim harfinin şeddesi, ya harfinin harekesi) üzerinde durularak bunların gramatik gerekçeleri ve bazı kıraatlerin dilbilimsel açıdan hatalı olabileceği tartışılır.

أن الظن واقع بالقوم ، أي حتى إذا استيأس الرسل من إيمان القوم فظن القوم أن الرسل كذبوا فيما وعدوا من النصر والظفر
Kurtubî13. Jh.✓ Zitat verifiziert

Kurtubî bu ayette peygamberlerin masumiyetinin (ismet) korunmasının önemli bir konu olduğunu vurgulayarak, 'كذبوا' kelimesinin farklı kıraatlerine göre ayetin anlamının değiştiğini açıklar. Şeddeli okuyuşta (كُذِّبُوا) peygamberlerin, kavimlerinin kendilerini yalanladığından kesin olarak yakîn sahibi oldukları anlaşılır; hafif okuyuşta (كَذَبُوا) ise ya kavmin peygamberleri yalanladığını zannetmesi ya da ümmetlerin, peygamberlere vaad edilen yardımın gerçekleşmediğini düşünerek onları yalancı zannetmesi kastedilir. Kurtubî, Âişe'den nakledilen rivayeti aktararak bu zannın bizzat peygamberlere değil, onlara iman eden tabilerine ait olduğunu belirten görüşü de nakleder.

وهذه الآية فيها تنزيه الأنبياء وعصمتهم عما لا يليق بهم وهذا الباب عظيم وخطره جسيم ينبغي الوقوف عليه لئلا يزل الإنسان فيكون في سواء الجحيم
İbn Kesîr14. Jh.✓ Zitat verifiziert

İbn Kesîr, ayetteki 'وظنوا أنهم قد كذبوا' ifadesindeki kıraat farkının tefsiri konusunda Hz. Aişe'nin rivayetini merkeze alır: Aişe'ye göre bu ayet, elçilere iman eden tabilerinin, belanın uzaması ve yardımın gecikmesi üzerine elçilerin kendilerini yalanladığını zannetmeleri anlamına gelir; elçilerin Allah hakkında böyle bir zanda bulunması düşünülemez. İbn Abbas ve İbn Mesud'dan farklı rivayetler nakledilse de, İbn Cerîr'in de tercih ettiği görüşe göre Aişe'nin bu yorumu meşhur/cumhurun görüşüdür ve diğer yorum reddedilmiştir.

قالت معاذ الله لم تكن الرسل تظن ذلك بربها قلت فما هذه الآية قالت هم أتباع الرسل الذين آمنوا بربهم وصدقوهم فطال عليهم البلاء واستأخر عنهم النصر ممن كذبهم من قومهم وظنت الرسل أن أتباعهم قد كذبوهم جاءهم نصر الله عند ذلك
Beydâvî13. Jh.✓ Zitat verifiziert

Beydâvî'ye göre bu ayet, önceki peygamberlerin uzun süre ertelenip kendilerine yardım ulaşmadığını, hatta bu uzun beklenti içinde hem kavimlerinin hem de -bir yoruma göre- resullerin zihinlerinde vaad edilen yardımın gerçekleşmeyeceğine dair bir zan doğduğunu anlatır. 'Zannettiler ki kendilerine yalan söylendi' ifadesi farklı şekillerde okunmuş; bu farklılıklar kimin kimi yalanladığı (kavmin kendi nefsini, resullerin kavmi, kavmin resulleri) konusunda değişik yorumlara yol açmıştır. Sonunda Allah'ın yardımı gelip dilediği kimseleri kurtardığı, bunun da yalnızca bu kurtuluşa layık olanlara özgü olduğuna işaret edildiği belirtilir.

وظنوا أنهم قد كذبوا

Vergleich

Gemeinsamkeiten

Tüm müfessirler ayetin merkezinde 'kuzibû/kezebû' kelimesinin kıraat farklılığının (şeddeli/hafif okunuş) anlamı doğrudan belirlediğini kabul eder. Ortak vurgu, uzun süren tekzip ve yardımın gecikmesi sürecinde bir 'zan' oluştuğu, ancak bunun peygamberlerin Allah'a olan güvenini sarsan bir şüphe olmadığı; sonunda ilahi yardımın gelip müminleri kurtardığı noktasındadır. Neredeyse hepsi İbn Abbas rivayetine ve kıraat/dilbilim analizine başvurur.

Unterschiede

Temel ayrışma 'zan'nın öznesi ve içeriğinde: Taberî ve Zemahşerî kavmin peygamberleri yalanladığını veya yardımın gelmeyeceğini düşündüğünü aktarırken, Kurtubî ve İbn Kesîr -özellikle Hz. Aişe rivayetine dayanarak- bu zannın peygamberlere değil, onlara tabi olan müminlere ait olduğunu, peygamberlerin ismetinin böyle bir şüpheden korunduğunu öne çıkarır. Râzî ise meseleyi daha çok gramatik/kıraat teknik tartışmasına indirger, İbn Kesîr ise rivayetler arasında tercih yaparak Aişe görüşünü cumhurun tercihi olarak sunar. Bu farklar kısmen dönemin ilgi alanına (erken dönemde rivayet çokluğu, sonraki dönemde kıraat/gramer inceliği, Kurtubî-İbn Kesîr'de ise akaid kaygısıyla peygamber masumiyetinin korunması) bağlanabilir.

Historischer Kontext

Taberî'de rivayet çokluğu ve dilbilimsel açıklama iç içe geçmişken, Zemahşerî ve Râzî'de belagat ve gramer analizi ağırlık kazanır; Kurtubî ve İbn Kesîr'e gelindiğinde ise hadis rivayetine (özellikle Hz. Aişe) dayanarak peygamberlerin ismetini koruma kaygısı daha belirgin hale gelir. Beydâvî ise özet bir sentezle çeşitli yorumları bir arada sunar. Böylece kıraat temelli çok anlamlılık sabit kalırken, zamanla akaid hassasiyeti (peygamber masumiyeti) daha öne çıkmıştır.

Bezug zur Gegenwart

Bu karşılaştırmalı okuma, uzun süren sıkıntı ve bekleyiş anlarında insanın umudunu kaybetme eğilimine karşı sabrın ve Allah'a güvenin önemine işaret edebilir. Aynı ayetin farklı okunuş ve yorumlarının bir arada aktarılması, ilim geleneğinde farklı görüşlere saygıyla yaklaşmanın ve metni anlamada çok yönlü emek harcamanın bir örneği olarak düşünülebilir. Günümüzde de zorluklar karşısında ümitsizliğe kapılmadan sabretmek ve ilmi çabayı sürdürmek, bu tefsir zincirinin ortak mesajıyla uyumlu bir tutum olarak değerlendirilebilir.

KI-Analyse — keine Fatwa oder Urteil, noch nicht durch Fachprüfung freigegeben