إِنَّ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ لَوْ أَنَّ لَهُم مَّا فِى ٱلْأَرْضِ جَمِيعًا وَمِثْلَهُۥ مَعَهُۥ لِيَفْتَدُوا۟ بِهِۦ مِنْ عَذَابِ يَوْمِ ٱلْقِيَٰمَةِ مَا تُقُبِّلَ مِنْهُمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ
“Bütün yeryüzündekiler ve bir o kadarı daha inkâr edenlerin olsa, bunlar kıyamet gününün azabından kurtulmak için hepsini fidye olarak verseler yine onlardan kabul edilmez. Onlar için can yakıcı bir azap vardır.” — Elmalılı Hamdi Yazır
Zemahşerî12. yy✓ Alıntı doğrulandı
Zemahşerî bu ifadenin, çağrıya icabet etmeyenler için hazırlanan (azap) hakkında yeni başlayan müstakil bir cümle olduğunu belirtir. Ayrıca bir görüş olarak, kendisinden önceki ifadeyle sözün tamamlanmış olabileceğini de nakleder.
كلام مبتدأ في ذكر ما أعد لغير المستجيبين . وقيل : قد تم الكلام عند قوله :
Fahreddin er-Râzî12-13. yy✓ Alıntı doğrulandı
Bu pasaj, ayette geçen 'zalik' (bu/onun) zamirinin neden tekil kullanıldığı sorusunu ele alır; halbuki daha önce zikredilen şey yeryüzündeki her şey ve onun bir katıdır, yani çoğul veya ikili olması beklenirdi. Râzî'ye göre buradaki takdir, 'bu zikredilenle fidye verselerdi' şeklinde olup, zamir tek bir bütün olarak zikredilen şeye (mecmuuna) râci kılınmıştır.
فإن قيل : لم وحد الراجع في قوله مع أن المذكور السابق بيان ما في الأرض جميعا ومثله ؟ قلنا : التقدير كأنه قيل : ليفتدوا بذلك المذكور
Kurtubî13. yy✓ Alıntı doğrulandı
Bu müfessire göre metinde geçen ifade, kişilerin sahip oldukları mallara işaret etmekte olup, buradaki 'mâ' zarf-mekân bildiren bir edat olarak değil, mülk anlamında kullanılmıştır; yani mallardan kendilerine ait olan kısmı kastedilmektedir.
أي من الأموال ملك لهم
İbn Kesîr14. yy✓ Alıntı doğrulandı
İbn Kesîr'e göre bu ayet, kıyamet günü kâfirlerin yeryüzü dolusu altın ve bir katı daha ile Allah'ın azabından fidye vermek istemelerinin kabul edilmeyeceğini, onlar için bu azaptan kurtuluş ya da kaçış yolu bulunmadığını anlatır. Bu durum, azabın kesin olarak onlara ulaşacağının bir göstergesidir.
لو أن أحدهم جاء يوم القيامة بملء الأرض ذهبا وبمثله ليفتدي بذلك من عذاب الله الذي قد أحاط به وتيقن وصوله إليه ما تقبل ذلك منه بل لامندوحة عنه ولا محيص له ولا مناص
Beydâvî13. yy✓ Alıntı doğrulandı
Beydâvî'ye göre ayet, kâfirlerin kıyamet azabından kurtulmak için yeryüzündeki tüm malları ve bir o kadarını fidye vermek istemeleri halinde bile bunun kabul edilmeyeceğini ifade eder; bu durum onların azaptan kurtuluşunun mümkün olmadığını göstermek için bir temsildir. Aynı şekilde ateşten çıkmak istemeleri de gerçekleşmeyecek, onlar için sürekli bir azap vardır.
والجملة تمثيل للزوم العذاب لهم وأنه لا سبيل لهم إلى الخلاص منه. ولهم عذاب أليم تصريح بالمقصود منه
Taberî9-10. yy✓ Alıntı doğrulandı
Bu müfessire göre ayet, kâfirlerin (Yahudilerden puta tapanlara kadar) kıyamet günü yeryüzündeki her şeyi ve bir mislini fidye olarak vermek istemeleri halinde bile bunun kendilerinden kabul edilmeyeceğini bildirmektedir. Bu bildirim özellikle 'ateş bize sadece sayılı günler dokunur' diyerek Allah'a karşı yalan söyleyen ve O'na güvenerek aldanan Yahudilere yönelik bir uyarıdır; onların ve tüm kâfirlerin cehennemden çıkmaları mümkün olmayıp azapları süreklidir.
فكذبهم تعالى ذكره بهذه الآية وبالتي بعدها، وحسم طمعهم
Karşılaştırma
Ortak noktalar
Müfessirlerin çoğu ayetin, kâfirlerin kıyamet günü yeryüzü dolusu mal ve bir katını fidye vermek istemeleri halinde bile bunun kabul edilmeyeceğini, azaptan kurtuluşlarının imkânsız olduğunu bildirdiği noktasında birleşir. Zemahşerî, Râzî ve Kurtubî ise ifadenin gramer/dil yapısına (cümle başlangıcı, zamir mercii, 'mâ' edatının anlamı) odaklanarak metnin iç mantığını çözmeye çalışır.
Farklar
Zemahşerî cümlenin bağımsız mı yoksa öncekiyle bağlantılı mı olduğunu tartışırken, Râzî zamirin tekil kullanımını izah etmeye, Kurtubî ise 'mâ' edatının mülkiyet anlamına yoğunlaşır; bunlar daha çok dilbilimsel/belağat yöntemine dayanır. Taberî ve İbn Kesîr ise rivayet ve tarihsel bağlam (Yahudilerin 'ateş bize sayılı günler dokunur' sözü) üzerinden ayeti açıklayarak siyak temelli bir okuma sunar. Beydâvî ise temsil/mecaz vurgusuyla ayetin anlatım gücüne dikkat çeker.
Dönemsel bağlam
Erken dönem müfessiri Taberî ayeti doğrudan tarihsel/rivayet bağlamına yerleştirirken, sonraki dönemlerde Zemahşerî, Râzî ve Kurtubî gibi müfessirlerde dil ve belağat tahlillerinin öne çıktığı görülür; bu, tefsir geleneğinin zamanla rivayet eksenli yaklaşımdan dilbilimsel/kelamî tahlile doğru genişlediğini yansıtır. İbn Kesîr ve Beydâvî gibi sonraki müfessirler ise hem rivayeti hem dil tahlilini bir arada kullanarak önceki birikimi sentezler; temel mesaj (azabın kesinliği) tüm dönemlerde sabit kalmıştır.
Günümüz bağlantısı
Bu ayet, dünya malının ve biriktirilen servetin başlı başına bir kurtuluş veya güvence aracı olamayacağını, asıl değerin ihlas ve doğru amelde olduğunu hatırlatabilir. Günümüzde bu, maddi imkânları yapıcı ve hizmet odaklı bir tutumla toplumsal dayanışmaya yönlendirmenin, sadece biriktirmenin ötesinde bir anlam taşıdığının bir hatırlatıcısı olarak okunabilir.
Yapay zekâ analizi — fetva veya hüküm değildir, henüz uzman incelemesinden geçmemiştir