قَالَ فَٱذْهَبْ فَإِنَّ لَكَ فِى ٱلْحَيَوٰةِ أَن تَقُولَ لَا مِسَاسَ وَإِنَّ لَكَ مَوْعِدًا لَّن تُخْلَفَهُۥ وَٱنظُرْ إِلَىٰٓ إِلَٰهِكَ ٱلَّذِى ظَلْتَ عَلَيْهِ عَاكِفًا لَّنُحَرِّقَنَّهُۥ ثُمَّ لَنَنسِفَنَّهُۥ فِى ٱلْيَمِّ نَسْفًا
“Er sagte: "Geh weg! Es ist dir im Leben beschieden, zu sagen: .Berührt mich nicht! Und du hast eine Verabredung, die dir nicht gebrochen wird. Und schau auf deinen Gott, dessen Andacht du dich dauernd hingegeben hast. Wir werden ihn ganz gewiß verbrennen, und hierauf werden wir ihn ganz gewiß in das große Gewässer streuen.” — Bubenheim & Elyas
Taberî9-10. Jh.✓ Zitat verifiziert
Taberî, 'وإن لك موعدا' ifadesinin kıraat farklarını (لن يخلفكه / لن تخلفه) aktarır ve bunların birbirine yakın anlamlı iki meşhur kıraat olduğunu, Allah'ın vaadini yerine getireceği ve yaratılmışların da o güne kavuşacağı anlamında birleştiklerini belirtir. 'لنحرقنه' ifadesinde ise buzağının önce kesilip demir törpüyle yakılarak külünün denize/nehre savrulduğu, bu sebeple sahilde şaraptan içenlerin dudaklarında altın parıltısı görüldüğü rivayet edilir. Taberî, kıraatler arasında 'ضم النون وتشديد الراء' (ateşle yakma) okuyuşunu kurra icmaına dayanarak tercih eder.
قال أبو جعفر: والقول في ذلك عندي أنهما قراءتان مشهورتان متقاربتا المعنى، لأنه لا شك أن الله موف وعده لخلقه بحشرهم لموقف الحساب، وأن الخلق موافون ذلك اليوم، فلا الله مخلفهم ذلك، ولا هم مخلفوه بالتخلف عنه، فبأيتهما قرأ القارئ فمصيب الصواب في ذلك.
Zemahşerî12. Jh.✓ Zitat verifiziert
Zemahşerî'ye göre ayet, Allah'ın şirk ve yeryüzünde fesat işleyene karşı verdiği vaadi -yani cezalandırma vaadini- ahirette yerine getireceğini, bu kişinin dünyada da cezalandırılmasından sonra hem dünyayı hem ahireti kaybetmiş olacağını ifade eder. Müfessir ayrıca 'لن يخلفك' ifadesindeki farklı kıraatleri (لن تخلفه، نخلفه) ve bunların anlam farklarını, akabinde 'ظلت' ve 'لنحرقنه/لنحرقنه' kelimelerinin farklı okunuş biçimlerini dilbilimsel açıdan ele alır.
أي لن يخلفك الله موعده الذي وعدك على الشرك والفساد في الأرض ، ينجزه لك في الآخرة بعد ما عاقبك بذلك في الدنيا ، فأنت ممن خسر الدنيا والآخرة ، ذلك هو الخسران المبين
Fahreddin er-Râzî12-13. Jh.✓ Zitat verifiziert
Bu müfessire göre ayetteki 'mev'id' kelimesi 'va'd' anlamındadır ve buzağıya tapan kişiye dünyada bu cezanın verildiği, ardından ahiret azabına gidiş vaadinin de bulunduğu, böylece bu kişinin dünya ve ahireti kaybeden apaçık hüsrana uğramış biri olduğu belirtilir. Ayrıca 'lenuḥriḳannehu' ifadesinin buzağının ateşle yakılması ya da eğe ile törpülenmesi anlamına gelebileceği, bu iki okuyuşun buzağının et-kan haline gelip gelmediği hususunda farklı sonuçlara işaret ettiği açıklanır.
وفي قوله : { لنحرقنه } وجهان . أحدهما : المراد إحراقه بالنار وهذا أحد ما يدل على أنه صار لحما ودما ، لأن الذهب لا يمكن إحراقه بالنار
Kurtubî13. Jh.✓ Zitat verifiziert
Kurtubî'ye göre ayetteki 'lâ misâs' ifadesi Samirî'nin cezasıdır; Musa onu kavminden uzaklaştırmış, İsrailoğullarına onunla karışmamalarını, ona yaklaşmamalarını ve onunla konuşmamalarını emretmiştir. Bu ceza öyle ağırdır ki Samirî ve soyundan gelenler kıyamete kadar insanlarla temas edememiş, çölde vahşi hayvanlarla dolaşır hale gelmiştir. Kurtubî bu ayeti ayrıca bidat ve günah ehlinin toplumdan tecrit edilip terk edilmesine dair bir asıl olarak da değerlendirir, bunu Hz. Peygamber'in Kâ'b b. Mâlik ve geri kalan üç kişiye uyguladığı muameleyle örneklendirir.
مسألة : هذه الآية أصل في نفي أهل البدع والمعاصي وهجرانهم وألا يخالطوا وقد فعل النبي صلى الله عليه وسلم ذلك بكعب بن مالك والثلاثة الذين خلفوا
İbn Kesîr14. Jh.✓ Zitat verifiziert
İbn Kesîr'e göre bu ayet, Bâni İsrail'in tövbesi ve Sâmirî'nin buzağısının akıbetiyle ilgilidir. Musa, kavminden yetmiş kişi seçip tövbe dilemeye gitmiş, deprem yaşanınca peygamber utanmış ve bunun cezası olarak 'la mesâs' (dokunmama/dokunulmama) sözü ortaya çıkmıştır. Buzağının ise eritilip yakılarak küllerinin denize atıldığı, ya da altın-etten dönüşmüş halinin ateşte yakıldığı nakledilmektedir.
فرجفت بهم الأرض فاستحيا نبي الله من قومه ومن وفده حين فعل بهم ما فعل فقال أي كما أخذت ومسست ما لم يكن لك أخذه ومسه من أثر الرسول فعقوبتك في الدنيا أن تقول لا مساس
Beydâvî13. Jh.✓ Zitat verifiziert
Beydâvî'ye göre Sâmirî'ye verilen ceza 'lâ misâs' demesidir; bu, kimsenin ona dokunmaması ve onun da kimseye dokunmaması, herkesten uzak, vahşi bir hayvan gibi tek başına dolaşması anlamına gelir. Ayrıca 'len tuhlifeh' ifadesi, Allah'ın ona vaad ettiği azabı ahirette mutlaka gerçekleştireceğini, dünyada cezalandırdıktan sonra ahirette de bunu yerine getireceğini bildirir. Buzağının yakılıp ırmağa savrulması ise cezanın şiddetini artırmak ve bu fitneye kapılanların akılsızlığını gözü olan herkese göstermek amacı taşır.
أن تقول لا مساس خوفا من أن يمسك أحد فتأخذك الحمى ومن مسك فتتحامى الناس ويتحاموك وتكون طريدا وحيدا كالوحش النافر
Vergleich
Gemeinsamkeiten
Tüm müfessirler ayetin Sâmirî'nin buzağısı ve onun cezalandırılması bağlamında olduğunda, ayrıca 'mev'id' kelimesinin Allah'ın vaadi (özellikle ceza vaadi) anlamına geldiğinde ve buzağının yakılıp küllerinin suya savrulduğunda hemfikirdir. Kıraat farklarının (لن يخلفكه/لن تخلفه, لنحرقنه) yakın anlamlara işaret ettiği de ortak bir vurgudur.
Unterschiede
Taberî ve İbn Kesîr rivayet ağırlıklı bir yöntemle sahâbe/tâbiîn nakillerine (İbn Abbas, Katâde, Süddî) dayanarak olayı anlatırken, Zemahşerî, Râzî ve Beydâvî dil/belağat tahliline ve kıraat farklılıklarının anlam inceliklerine daha çok yoğunlaşmıştır. Kurtubî ise farklı olarak 'lâ misâs' cezasını fıkhi bir çıkarıma, yani bidat ve günah ehlinin toplumdan tecrit edilmesi ilkesine temel yaparak konuyu genişletmiş, bunu Hz. Peygamber döneminden bir örnekle desteklemiştir.
Historischer Kontext
Erken dönem müfessiri Taberî'den itibaren rivayet temelli anlatım sabit kalmış, ancak sonraki dönemlerde (Zemahşerî, Râzî, Beydâvî) dilbilimsel ve kıraat odaklı incelikli tahliller öne çıkmıştır. Kurtubî ile birlikte ayetin fıkhi/ictimai bir ilkeye dönüştürülmesi, tefsir geleneğinin zamanla nakil ile hukuki-ahlaki çıkarımı birleştirme eğilimini göstermektedir; bu, temel anlatının sabit kalıp yorumlama araçlarının zenginleştiğine işaret eder.
Bezug zur Gegenwart
Bu ayet, toplumda fitne ve bozgunculuğa yol açan tutumların hem bireysel hem toplumsal sonuçları olduğunu düşündürebilir; bu bağlamda dayanışma ve ortak sorumluluk bilinci öne çıkar. Sâmirî kıssası, bir yandan da toplumsal düzeni bozan davranışlara karşı ölçülü bir duyarlılık ve kendini sorgulama (tövbe) ihtiyacını hatırlatabilir. Kıraat ve dil farklarının saygıyla ele alınışı ise ilim geleneğinde farklı yaklaşımların hoşgörüyle bir arada değerlendirilebileceğine dair kıymetli bir örnek sunar.
KI-Analyse — keine Fatwa oder Urteil, noch nicht durch Fachprüfung freigegeben