أَوْ كَٱلَّذِى مَرَّ عَلَىٰ قَرْيَةٍ وَهِىَ خَاوِيَةٌ عَلَىٰ عُرُوشِهَا قَالَ أَنَّىٰ يُحْىِۦ هَٰذِهِ ٱللَّهُ بَعْدَ مَوْتِهَا فَأَمَاتَهُ ٱللَّهُ مِا۟ئَةَ عَامٍ ثُمَّ بَعَثَهُۥ قَالَ كَمْ لَبِثْتَ قَالَ لَبِثْتُ يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ قَالَ بَل لَّبِثْتَ مِا۟ئَةَ عَامٍ فَٱنظُرْ إِلَىٰ طَعَامِكَ وَشَرَابِكَ لَمْ يَتَسَنَّهْ وَٱنظُرْ إِلَىٰ حِمَارِكَ وَلِنَجْعَلَكَ ءَايَةً لِّلنَّاسِ وَٱنظُرْ إِلَى ٱلْعِظَامِ كَيْفَ نُنشِزُهَا ثُمَّ نَكْسُوهَا لَحْمًا فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُۥ قَالَ أَعْلَمُ أَنَّ ٱللَّهَ عَلَىٰ كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ
“Oder (kennst du nicht) einen ähnlichen, denjenigen, der an einer Stadt vorbeikam, die wüst in Trümmern lag? Er sagte: "Wie sollte Allah diese (Stadt) wieder lebendig machen, nachdem sie ausgestorben ist?" Da ließ Allah ihn (für) hundert Jahre tot sein. Hierauf erweckte Er ihn und sagte: "Wie lange hast du verweilt?" Er sagte: "Ich verweilte einen Tag oder den Teil eines Tages." Er sagte: "Nein! Vielmehr verweiltest du hundert Jahre. Nun schau deine Speise und dein Getränk an! Sie sind nicht verfault. Und schau deinen Esel an! - Und damit Wir dich zu einem Zeichen machen für die Menschen. Und schau die Knochen an, wie Wir sie zusammensetzen und sie hierauf mit Fleisch bekleiden!" Nachdem es ihm klar geworden war, sagte er: "Ich weiß (jetzt), daß Allah zu allem die Macht hat."” — Bubenheim & Elyas
Taberî9-10. Jh.✓ Zitat verifiziert
Bu müfessire göre ayette anlatılan kıssanın kahramanı olan kişiye Allah, yüz yıl ölü kaldıktan sonra kendi nefsinin ve merkebinin diriltilişini bizzat gözünde canlandırarak, daha önce enkaz halindeki bir şehri gördüğünde 'Allah bunu ölümünden sonra nasıl diriltir?' diye hayret ettiği hususu ona somut bir örnekle göstermiştir. Yani kendi bedeninin ve azığının (yiyecek-içeceğinin) dirilişinde gördüğü ibret, şehrin nasıl diriltileceği konusunda ona hem delil hem de hüccet kılınmıştır. Taberî bu görüşü Mücahid'den nakledilen görüşle aynı ve ayetin tevilinde en isabetli görüş olarak sunar.
فحمل تعالى ذكره ما أراه من إحيائه نفسه وحماره مثلا لما استنكر من إحيائه أهل القرية التي مر بها خاوية على عروشها، وجعل ما أراه من العبرة في طعامه وشرابه عبرة له وحجة عليه في كيفية إحيائه منازل القرية وجنانها، وذلك هو معنى قول مجاهد الذي ذكرناه قبل.
Zemahşerî12. Jh.✓ Zitat verifiziert
Zemahşerî, 'hâviyeten alâ urûşihâ' ifadesindeki 'alâ' harfinin anlamını farklı ihtimallerle açıklar: ya çardakların/tavanların yere düşmesi ve üzerine duvarların yıkılması, ya tavanlar yıkılıp çökerken duvarların ayakta kalarak onların üzerinde yükselmesi şeklinde yorumlanabilir. Ayrıca 'hâviyeten' ve 'alâ urûşihâ' ifadelerinin iki ayrı haber olarak da okunabileceğini belirtir. Son olarak bu kuyunun Salih peygamberin kavmiyle ilişkili olduğuna dair bir rivayet nakleder.
أو أنها ساقطة أو خالية مع بقاء عروشها وسلامتها . وإما أن يكون خبرا بعد خبر ، كأنه قيل : هي خالية ، وهي على عروشها أي قائمة مطلة على عروشها
Fahreddin er-Râzî12-13. Jh.✓ Zitat verifiziert
Bu bölüm ayetteki kişinin (Üzeyir veya benzeri) mümin bir peygamber mi yoksa kâfir mi olduğu tartışmasını ele alır; Râzî, onun mümin ve nebi olduğunu savunanların delillerini (Allah'ın kendisiyle konuşması, ihyanın ikram olarak gerçekleşmesi, istib'adın kudretten şüphe değil âdetin sürekliliğinden kaynaklanması) aktarır ve karşıt görüşleri (kâfir olduğu, Nemrud ile aynı bağlamda zikredildiği) zayıf bulur. Ayrıca İbrahim'in edebe riayet ederek kuşlarla, bu kişinin ise nefsiyle ihya talebinde bulunması arasındaki fark vurgulanır.
وحجة من قال : إنه كان مؤمنا وكان نبيا وجوه الأول : أن قوله يدل على أنه كان عالما بالله ، وعلى أنه كان عالما بأنه تعالى يصح منه الإحياء في الجملة
Kurtubî13. Jh.✓ Zitat verifiziert
Kurtubî bu ayette birden fazla mesele üzerinde durur: kemiklerin diriltilme sahnesinin nasıl gerçekleştiği (parça parça mı yoksa sadece kişinin kendi bedeni mi), 'كم لبثت' sorusunun kim tarafından sorulduğu, yüz yıl süresinin ifade ediliş şekli (عام/سنة farkı) ve kişinin kendi bilgisine göre verdiği cevabın yalan sayılıp sayılmayacağı meselesidir. Ona göre zâhir olan, soranın bizzat Allah olduğu ve kişinin verdiği cevabın kendi zannına göre olduğu için yalan sayılmayacağıdır, tıpkı Ashab-ı Kehf'in kıssasında olduğu gibi. Ayrıca ayetteki 'işaret' (âyet olma) yönünün, kişinin öldüğü haldeki genç haliyle dirilip evlat ve torunlarını yaşlanmış bulmasında olduğunu aktarır.
وعلى هذا لا يكون كاذبا فيما أخبر به ومثله قول أصحاب الكهف قالوا لبثنا يوما أو بعض يوم وإنما لبثوا ثلاثمائة سنة وتسع سنين على ما يأتي ولم يكونوا كاذبين لأنهم أخبروا عما عندهم
İbn Kesîr14. Jh.✓ Zitat verifiziert
İbn Kesîr bu ayette geçen 'geçen kişi'nin kimliği hakkındaki farklı rivayetleri nakleder: Ali b. Ebî Tâlib, İbn Abbas, Hasan, Katâde, Süddî ve Süleyman b. Büreyde'den nakledilen meşhur görüşe göre bu kişi Uzeyr'dir; Vehb b. Münebbih ve Abdullah b. Ubeyd b. Umeyr'e göre İremya b. Halkıya'dır, bazılarına göre Hızır'dır, bazılarına göre ise Hızkîl b. Bûrâ'dır. Ayrıca kıssanın detayları da nakledilir: kişi gündüzün başında ölmüş, sonunda diriltilmiş, güneşin hâlâ orada olmasından dolayı sadece bir gün öldüğünü zannetmiş, eşeğinin kemiklerinin dağılıp toplanarak yeniden canlandığını gözleriyle görmüştür. Şehrin ise meşhur olarak Beytü'l-Makdis olduğu, Buhtunnasr'ın onu tahrip edip halkını öldürdükten sonra buradan geçildiği belirtilir.
وهذا القول هو المشهور وقال وهب بن منبه وعبد الله بن عبيد بن عمير هو إرميا بن حلقيا قال محمد بن إسحاق عمن لا يهتم عن وهب بن منبه أنه قال هو اسم الخضر عليه السلام
Beydâvî13. Jh.✓ Zitat verifiziert
Beydâvî'ye göre bu ayette geçen kıssa, ölümden yüz yıl sonra diriltilen kişinin Üzeyir, Hızır veya haşri inkâr eden bir kâfir olabileceğine dair farklı görüşleri içerir; harabe haline gelmiş köyün Beytülmakdis olduğu ve Buhtunnasr tarafından yıkıldığı belirtilir. Kişinin 'nasıl diriltilir' sorusu, eğer soran mü'minse Allah'ın kudretine hayranlık, kâfirse dirilişi imkânsız görme anlamı taşır. Yüz yıl bekleyen kişinin yemeği ve içeceği bozulmadan kalırken merkebinin kemikleri dağılmış halde bulunmuş, bu durum ona ve etrafındakilere bir ibret/alamet olarak sunulmuştur.
قال أنى يحيي هذه الله بعد موتها اعترافا بالقصور عن معرفة طريق الإحياء، واستعظاما لقدرة المحيي إن كان القائل مؤمنا، واستبعادا إن كان كافرا.
Vergleich
Gemeinsamkeiten
Tüm müfessirler kıssanın merkezinde kişinin yüz yıl ölü kaldıktan sonra dirilişinin, hem kendi nefsi hem eşeğinin diriltilmesiyle somut bir ibret/hüccet olarak sunulduğunu kabul eder. Ayrıca şehrin harabe hali, kişinin kimliği ve süre meselesi ortak tartışma konularıdır; çoğu rivayet nakli ile dil/belağat analizini birlikte kullanır.
Unterschiede
Taberî rivayet ve dil tahlilini birleştirip Mücahid'in görüşünü öne çıkarırken, Zemahşerî daha çok i'rab ve anlam ihtimalleri üzerinde durur, kişinin kimliğine girmez. Râzî kişinin mümin-nebi mi kâfir mi olduğu tartışmasını kelami/fıkhi istidlal usulüyle ele alır. Kurtubî soru-cevabın yalan sayılıp sayılmayacağı gibi ince fıkhi-dilsel meseleleri işler. İbn Kesîr farklı rivayetleri (Üzeyir, İremya, Hızır, Hızkîl) sırf nakil olarak sunar, tercih belirtmez. Beydâvî ise ihtimalleri özetler ama sorunun mü'min-kâfir ayrımına göre farklı anlam taşıyabileceğini vurgular. Bu farklar, erken dönem rivayet ağırlıklı yöntemden (Taberî, İbn Kesîr) sonraki dönemlerde dil/kelam/fıkıh usulünün daha sistematik hale gelmesine (Zemahşerî, Râzî, Kurtubî, Beydâvî) işaret eder.
Historischer Kontext
Taberî ve İbn Kesîr gibi erken-orta dönem müfessirler ağırlıklı olarak rivayet zincirlerine dayanırken, Zemahşerî, Râzî, Kurtubî ve Beydâvî gibi sonraki müfessirler dil/belağat ve kelami istidlal yöntemlerini daha belirgin şekilde devreye sokmuştur. Kıssanın temel unsurları (ölüm, diriliş, ibret) tüm dönemlerde sabit kalmış, ancak kişinin kimliği ve sorunun mahiyeti gibi ayrıntılarda yorum çeşitliliği artmıştır.
Bezug zur Gegenwart
Bu kıssa, gözlemlenebilir somut örnekler üzerinden bilgiye ve inanca ulaşma sürecini hatırlatır; ilim ile iman arasında bir çatışma değil, birbirini besleyen bir uyum olduğunu düşündürebilir. Ayrıca kişinin hayret ve sorgulama karşısında sabırla ve merakla yaklaşması, günümüzde de bilinmeyen karşısında ihtiyatlı, araştırmacı ve teslimiyetli bir tutumun kıymetine dair bir hatırlatma olarak okunabilir.
KI-Analyse — keine Fatwa oder Urteil, noch nicht durch Fachprüfung freigegeben